|
MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR:
SON SÖZ
( 1 )
( Araştırma )

Necmettin BAYRAKTAR
Müzik deyince akla ilk olarak enstrüman, notlar, ritim
ve beste gelir. Müzik sözlü veya sözsüz olabilir. Sözlü
müzik bir metinle, besteyi birleştirir. Bu metin,
çoğunlukla şiirdir veya – en azından biçimsel olarak –
şiire benzer. Müzik doğada bir su akıntısının sesi, ya
bir rüzgâr sesi, ya da öten bir bülbül sesi olabilir.
Ama müzik sanatı, kendiliğinden oluşmuş biçimde doğada
hazır ve nazır değildir, başka deyişle “ doğal ses “
müzik değildir. Sesin müzik sanatına dönüşmesi için,
işin içine emek katmak gerekir. Bir müziksel olgu olan
dilde müzik, belli bir sistematik içinde kurulan, ton ve
retim kalıbı, yani belli kodlara ve kurallara uyan,
duyusal yönelişler ve canlandırmalar sunan, ama
kavramsal kesinlikler içermeyen soyut bir dilde tek
başına yeterli olabilmekte ve kendine özgü imgeler
üretebilmektedir. Sözün, müziğin tonlarına ve ritmine
uyduğu sözlü müzik örneklerinde ise bir paralel akış söz
konusudur. Müziğin sadece ritim ve melodi unsurların
kullanıp, insan sesine ağırlık veren ve sonunda nesilden
nesile aktarımı Batı müziğindeki gibi nota yoluyla
değil, meşk yoluyla sağlanan bir şahsi üslup ve ifade
müziği söz konusu olmuştu.
Irak Türkmen Müziğinin, geleneksel bir aktarım ve eğitim
yönetimi vardı, o da meşk, öğrencinin, bir ustadan
dinleye dinleye eseri öğrenmesine dayalı bir yöntem, bir
yazısıyla ( nota ) eserlerin kâğıda geçirilmesi
engellemiştir. Bu yüzden bestelenen eserlerin çoğu
unutulmuş, unutulmayanların çoğu ise değişmiştir. Sözü
edilen insan ağırlık verme özelliği bizim müziğin
ezgiden ziyade bir söz ( güfte ) müziğin de
geliştirmiştir. Sözlü müzik denen özne bu dönemde ( 1960
öncesi dönem ) enstrüman kullanmadan müzik yapmak
iddiası vardı. Halbuki bu müziğin tarih içinde seyri ve
gelişmesi, çeşitli Türk devletlerinin birbiri ardınca
kurulan içindeki kültür hayatı ile yakından ilgili böyle
bir iddia yoktur, bu demektir o dönemlerde az da olsa
enstrüman kullanıyordu. Son Türk devletinin ( Osmanlı
devleti ) yıkılışından sonra bir nevi aksamalar
girmişti bu müziğe. Bestekar ve müzisyen Hüseyin
Bahattin şöyle diyor “ Osmanlı devletin yıkılışıyla
bizim müziğimiz biraz aksadı, yalnız folklor üzerinde
çalışanlar olmuştu “ . Irak Türkmen müziği bu yıkılışta
diğer milletlerin müzikleri gibi kesintiye uğramıştı.
Doğrusu bu kültür birimi kendi kabuğuna çekildi,
yenileşmelere, modernleşmelere yüz çevirdi. Oysa
Türkiye’de Türk müziği ne devrimler yaşıyordu, Tamburi
Cemil Bey’den Sadettin Kaynaklara kadar. Bu
gelişmelerden bizim müziğin hiç haberi olmadı, yerinde
sayıyordu. Ama kök sağlam kalmış, ileride bir malzeme
olarak büyük bir yapının temelini oluşturacaktı. Dr.
Mahir Nakip şöyle diyor “ Osmanlı devrinde başlayan
siyasi ayrıklar musikide, kök aynı olmakla beraber,
dalların farklı, güzellikte meyveler vermesine sebep
olmuştur “ ve şöyle devam ediyor “ Sınırların
birbirinden uzaklığı Kerkük Türk Halk müziksi ile
Azerbaycan Türk müziğinin arasında kök beraberliğini yok
edememişti “. Burada denilen kök bizim müzikte başta
olmak üzere Makam, Hoyrat ve Türküler demektir. Peki,
makam ne demektir? Hoyrat ne demektir? Türkü ne
demektir?
Makam Klâsik doğu müziğinde bir dizinin işleniş biçimine
verilen addır. Araştırmacı Ata Terzibaşı şöyle diyor “
Irakta makam terimi, zemini, mayanı, kararı ve karargâhı
olan ve özel melodik seyre tabi tutulan uyumlu ses
parçalardan kurulmuş usulsüz - ama ezgiye eşlik eden
müzik eserleri usullü – olan bir çeşit üzün hava ezgisi
için kullanır “ ve şöyle devam ediyor “ Makamın yerli
biçimiyle özel ezgilerle söylenmesi olayına Türkiye’de
rastlanılmamaktadır. Ancak Irak makamlarını bir bakıma
Türkiye’nin gazel forumuyla karşılaştırmak mümkündür.
Her iki formunda melodik seyri bakımından ayrı ayrı
özellikleri bulunmakla birlikte, sesle yapılan birer
taksimi ektirmeleri, zemin, mayan ve karar gibi ortaklı
fıkraları kapsamları hep benzeri nitelikte olduklarını
gösterir “ ve şöyle ekliyor “ Makam biçimi aslında
Kerkük’e ait bir ezgi olduğunu, Musul’un baş
makamşinası sayılan 1905 doğumlu usta Arap ses
sanatkarı İsmail fahham, Bağdat’ta yayınlanmakta olan (
Elfa Ba ) dergisinin 21-11-1979 Tarihli 552’nci
sayısında yaşlı ustaların anlattıklarına dayanarak
yaptığı açıklamasında şu veciz sözlerle belirtmiştir:
burada birçoğunun bilmediği bir hakikat vardı ki o da,
makamın Kerkük’te doğup Musul’da geliştiği ve Bağdat’ta
son bulduğu meselesidir… bu görüşte doğruluk payı
büyüktür. Ancak bazı makamların Bağdat’ta, bazıların
Musul’da, hatta bir kısmının Azerbaycan’dan Irak’a
gelmiş olmaları muhtemeldir. Ama ne var ki bizim, sözünü
ettiğimiz makamlar, başta Kerkük olmak üzere Irak’ın
muhtelif yerlerinden özel kalıplara dökülerek
gelişmiştir. Irak’ta, ister Türkmenler olsun, ister
Araplar arasında olsun, kullanılan makamlar şunlardı :
Afşar, İbrahimi, Urfa ( divan ), Beşiri ( Hoyrat
makamdır ), Bayat, Çargah, Pençegah, Hicaz, Hüseyni,
Rast, Saba, Segah… “ ve Ata Terzibaşı sonunda şöyle
diyor “ saydığımız makamların kırkı kadarını tanınmış
ses sanatkârı Kerküklü Molla Taha 1925 yılında Beyazafun
plaklarına okumuştur “.
Hoyrat Güneydoğu Anadolu’da Irak’ta Türkler arasında
makam ile ya da tek başına( özellikle Kerkük’te )
söylenen bir çeşit ezgi, başka deyişle uzun havadır.
Prof. Dr. Suphi Saatçi şöyle diyor “ Kerkük Halk
müziğinin, genel bir tasnife tâbî tutarsak bunları kırık
havalar ve uzun havalar biçiminde iki ana kümeye
ayırtabiliriz. Kırık havalar bilindiği gibi, ölçülü olan
ezgilerdir. Bunlar Kerkük’te daha çok besteler (
Türküler ) denilmektedir. Uzun havalar ise ölçüsüz ve
serbest ağızla okunan ezgilerdir. Kerkük uzun havalardan
hoyratlar oluşturur. Hoyrat biçimin de telaffuz edilen
bu kelime, sözlük anlamı hakkında kesin bir bilgi
yoktur. Bu arada matemlerde söylenen ağıt dörtlükleri,
kerem havası, divan havası, bir de gazel ve makam
havaları vardır “ üzün hava olarak bazen makam olarak
geçer uzmanların ağzında, sayıları 20’nın üzerindedir.
Muhlif, Beşiri, Kesik, Yolcu, Ömergele, Müçalla,
İskenderi, Mazan. Nöbetçi, Delihasan, Yetimi, Kızıl,
Dermangah, Matari, Kürdü, Hoyrat - Makam ve diğerleri.
Türkü hece ölçüsüyle yazılmış ve halk ezgileriyle
bestelenmiş ya da diğer adıyla mani geçmiş bir ezgi
biçimdir. Müzik terimlerine göre ona kısa hava denilir.
Peki, Makamla Hoyratın arasında ne faklar vardı? Bizce
müzik bakımından bazı farklar vardı, ama en önemlisi
hoyrat Irak Türkmenlerinin bir simgesi olmasıdır. Ata
Terzibaşı farkları şöyle sıralıyor
“ 1- Hoyrat gür, yüksek ve dik çıkışla seslerle temayız
eder
2- Makam ezgilerin mayan ve karar alanı daha geniş ve
dağınık olup katma parçalarla doludur. Bu parça ve ya
kıtalar sanatçıdan sanatçıya göre değişiyor ve azalıp
çoğalıyor. Hoyrat ise sesin gezinti alanı pek küçük
olmakla birlikte – ki bazı hoyratlar onu buluyor –
teğenni serbestliği da sınırlıdır, yani çağırıcı
hoyratın ses dizilerini zevkine göre değiştirmez ve
bunlara başkasına ekleyemez
3- Makam ezgileri birbirinden fıkralar aldığı halde
hoyrat ezgileri baştan sona dekin sadece kendi
nağmeleriyle söylenir ve hiçbir hoyrat ûsulüne başka bir
hoyrat ûsulün fıkraları karıştırılmaz
4- Hoyrat ezgilerini özel tadıyla duyup, makam
ezgilerinden kolaylıkla ayırt edebilmek meraklılarca
mümkün ve gayet tabi bir olaydır.
Halk hoyratı makamı ayrı gördüğü için hoyrat söylemeğe (
çağırmak ), makam söylemeğe ise ( okumak ) diyor. Hoyrat
söylene ( çağırıcı ), makam şinasına ( okuyucu ) diyor
“. Bizce bu bir pazar dilidir, yazılarda ikisine de
okuma denenir.
Ama Dr. Mahir Nakip yukarıdaki farkları tamamlayarak
şöyle sıralıyor “ Anacak hoyrat okuma geleneğiyle makam
okuma geleneği arasında ciddi farklar vardır. Bu farklar
özetle şunlardır:
Makam Havaları
Hoyrat
Havaları
- Başka makamlardan geçkiler
yapılır. – Gecki yoktur
— Okuyuşu serbest olduğu halde, fon olarak
çeşitli- - usul yoktur ( bizce ûsulü vardır )
ûsuller kullanılır
—
Atışmasızdır.
– Atışmalıdır
— Klasik unsurlarla
beslenmiştir. –
Otantik kalmıştır.
— Süre olarak okunuşu
uzundur. – Okunuşu
kısadır
- Bazı Kerkük hoyratları ya birer makam ya da-
- Makam, hoyrat okuma geleneğinin bir parçası
birer geçki halini
almıştır
olmayıp, hoyrata geçiş için ayak olarak
alınmaktadır “.
Bu müziksel zenginliği içeren ve ağırlığını taşıyan
Türkmen kültürü 1918’den sonra emin ellerde miras olarak
kalmıştı. Diğer milletler gibi bilime dayalı bizde dahi
bir müzesiysen çıkamadı ( çıkamazdı, bir sürü
nedenlerden dolayı ) bu biriken malzemeyi alsın,
kullansın ve bu müziği ilerlere götürsün. Ancak bizde
eski geleneğe bağlı bir sürü sanatçı çıktı ( çoğu
okumağı yazmağı bilmeyen ), bu kültürü en azından
korumağa çalıştılar:
1- 1918- 1945 arasında göze çarpan sanatçılar. Molla
Taha, Yasin Bağvan, Emin Bağvan, Salih havala, Ahmet
Piçkola, Hama Pire, Osman Teplebaş, Topal Molla Mehmet
ve diğerleri
2- 1945’den sonra çıkan sanatçılar. Reşit Küle Rıza,
Mustafa Kalayı, İzzettin Nimet, Mehmet Gülboy, Sıdık
Bende Gafur, Sıma Berber, Faik Neccar, Mustafa Alik ve
diğerleri.
Bu saydıklarımız sanatçıların bir kısmı 1970’lere kadar
sanatlarını devam ettiler, Radyo çağına yetiştiler ama
içerikleri boşalmıştı, verecek yeni bir şeyleri
kalmamıştı artık. Ne yazık ki aynı şeyi şimdi genç
sanatçılarımızda görüyoruz, folklor adına eskileri
söylenip duruyorlar, yaratıcılık filan kalmamıştı
sanki…..
1960’lara gelince bir hareketlik oldu durgun müzik
gölünde. Devrim diyecek kadar gelişmeler oldu. Belirgin,
kategorik, atik, yalınızca basit, geniş kitlenin
dinleyebildiği, beklentisi yanıtlamak, onun
doğrultusunda bireyin tercihlerine yaklaşan bir müzik
türü oluşmuştu. Ayrıca, tüm bir modern gelişmenin atik
sorunu olarak okunma da mümkündür ve belki doğru alan da
budur. Sanatın, atik bir temelde kazandığı anlam ve
işlev kendisi bu anlayış çerçevesinde gösterebilir
ancak. Çünkü sanat doğayla birlikte atiğin kendi
koşulların temellendirebildiği belki de tek alandır. Bu
bağlamda şu olasılığı gösteriyor: Irak Türkmen müziği
kendisini, ezoterikten, kesintilikten çıkartacak bir
süreklilik içinde ve sistematik bir üretimlilik içine
girmişti. Özellikle sanatsal alanda çeşitli etkiler, ama
daha çok da sezgiler, duyumsamalar, belli yönelimler
getirmiş, ama onlar da bir süre sonra aşılmıştı. Bu
müziği aniden böyle bir atağa atılışı ve bu gelişmenin
başta sebepleri ne olabilir. Doğrusu Irakta bir rejim
değişliği yapıldı, kraliyetten aniden cumhuriyette geçiş
yapıldı. 14 Temmuz 1958 inkılâbı, bir sarsıntı gibi oldu
ilk önceleri, sonra kanlı yüzünü göstermeğe başladı,
Musul’da Musul katliamı, Bağdat’ta Umu-tubul katliamı ve
Kerkük’te Kerkük katliamı. 14 temmuz 1959 Kerkük
katliâmını Dr. Mahir Nakip şöyle görüyor “ 14 temmuz
1959 Kerkük katliâmından sonra aşırı milli şuur, Irak
Türklerin Anadolu Türk kültürüne yakınlaşamaya itmiştir
“ …
2 Şubat 1959’de Bağdat Radyosu Türkmence kısmının
açılışı. Başlangıçta yarım saatlik olarak orta dalgadan
yayın yapıyor, haberler ve birkaç şarkı sunarak
kapanıyordu. Zaman ve yıllar ilerledikçe süresi 3,5
saate çıktı ve Irak Türkmen kültürünü, özellikle Türkmen
müziğini ilerlemesine neden oldu. Spiker ve
edebiyatçı Adnan Sarıkahya şöyle anlatıyor “ Türkmence
Radyosu açılışında, diyelim 1960’den 2000’ne kadar, 40
yıl boyunca Türkmen sanatını ve edebiyatın bu duruma
getirdi. Eğer Türkmence Radyosu olmasaydı, Türkmen
sanatı ve edebiyatı diyebilirim ki büyük çapta yok
olurdu. Onu korudu, sağlığını sürdürdü ve bu duruma
getirdi “…
Bütün bu öğelerle değerlendirdiğimiz zaman, bizim adını
koyduğumuz gelişme ve yükselme dönemi dar koşullarda,
sınırlı bir bilgi birikimiyle ürettiği eserlerin ne
kadar büyük olduğunu görüyoruz. Doğrusu bu üretim
uğrayışı gün gittikçe, sayıda çeşit, kalitede güç
kazandı, elle tutulan, gözle görünen bir ilerlime oldu.
Bu ilerleş yolun üzerinden rahatsız edici ufak tefek
taşlar titizlikle alındı, mesafeler kısaltıldı, üzerinde
sağlıklı kökler dikildi, kökler filizlendi ve barını
vermeğe başladı. Birbirine bağlı olan bu kök ( Makam,
hoyrat ve türküler ) ileri bir düzenin ve doğa
yasalarına uyarak bir emek ürünüdür elbette. Gözümüzü
kamaştıran bu dönemdeki ürünler ( ister makam, hoyrat
usulleri, istersin bunlardan çıkan ileri derecede
besteler ) birbirine bağlayan ortak birkaç özellikleri
vardı:
1-
Bu dönemde tâ başından itibaren Türkmen eserlerin Arap
çalgıcılarıyla ( müzisyen Cemil Beşir gibi ) eşlik
ettiğinden dolayı Arabesk kategorisine girmişti. Bu
bakımda Müzisyen Hüseyin Bahattin şöyle diyor “ 1960’den
sonra müziğimiz bir Arap havasına girdi, çünkü
müzisyenler hepsi Arap idiler “. Sanatçı İbrahim Rauf
şöyle ekliyor “ Bizim kaydettiğimiz, müzik çoğunlukla
Arabesk olarak geçerdi, çünkü saz filanla değildi, içine
Arap müziği girerdi, Türk Klasik müziği bile getirsen
bizde Araplaşıyordu “. Ama ileride Milli Türkmen müzik
topluluğu kurulunca bu kendinden gedecek, yerine özgü
Türkmen müziği gerecektir…
2-
Bu dönemde ilk kadın sanatçı çıktı, Kerkük Kızı ( Selime
). Türkmen Radyosunda sesini duyuran, Irak Türkmenlerin
ilk kadın ses sanatçısıdır. Radyoda okuduğu şarkı ve
türkülerle sanat hayatını yaşatmış ve hoyrat tarzında
Muçula ve Muhalif usullerini ustalıkla icra etmiştir.
İbrahim Rauf şöyle diyor “ Kerkük Kızı madde için değil
memleket sevgisi için sanatçı oldu. Öyle bir fedakâr,
birinci derecede büyük bir sanatçı ortaya çıkmıştı ki
ses tabakası tam bir Türkmen kadın sesidir, o tam bir
hanımefendidir “. Sosyal hayatımızda kadının konumu ile
ilgili eski geleneği yıkan, cesur, müstesna bir kadın
olarak tanınmıştır ve başka kadın sanatçılara yol
açmıştı. Nitekim onun ardından ses sanatçı Zeynep
Demirci çıkmış müzik hayatımızı zenginleştirmişti.
3-
Radyo yoluyla Kerkük dışından katılan sanatçılar
tanınmışlar, büyük üne kavuşmuşlar, örneğim Erebil
şehrinden Yunus Hattat, Faik Bezirgan, Nurettin Asaflı,
Mehmet ve Cebbar Ebilli. Telafer şehrinden Yasin
Yahyaoğlu. Tüzhumatı’dan Ekrem ve Hamit Tüzlü..
4-
Bu dönemde Monolog denilen hayatımızı, doğrusu sosyal
hayatımıza giren aşırı moda düşkünlüğü ve bunun gibi
hastalıkları eleştiren, hafif müzik nitelikte şarklar
çıkmıştır. Bu tür müziğin yıldızı elbette Nüge Beg
olmuştu. Söylediği şarkılar büyük beğeni kazanmıştır.
Örneğin Tewistdege, ağzında çığarası altında arabası
var. Kara kaşlı Hatice ve diğerleri..
5-
Büyük udiler bu dönemde çıktılar örneğin Mehmet Kalayı
ve Salih Sabır ki müzikleriyle bütün milleti
büyülediler. Usta Sanatçı Mehmet Kalayı’nın güzel sesine
rağmen ud icrasında büyük bir ustalık göstermiş. Onun
udunu dinleyen bir daha unutmazdı. O ki arkadaşı ve
dostu keman ustası İlham Merdan ile birlikte bir müzik
topluğu kurdular ( Kızılay Topluluğu ), belirli
aralıklara folklor dayalı çalışmalar yaptılar.
Abdulvahit Küzeçioğlu, Abdurrahman Kızılay, Ali Kaleli,
Sami Celali, Tahsin Kerkükoğlu ve Sati Köpürülü bu
topluluğa katılmıştı. Beraber çok konserler verdiler.
Mehmet Kalayı’ya gelince o uduyla yeri yerinde
oynatıyordu. Onun değeri ancak Irak’ta Münir Beşir’le,
Mısır’da Ferit Atraş’la ve Türkiye’de Şerif Muhyettin’le
kıyaslana bilinir.
6-
1970’lerde Milli Türkmen Müzik topluluğu kurundu. Ömrü
üç yıl sürdü, sonra kapatıldı, ama televizyonda 1988’e
kadar sürdü ve kapatıldı. Bu bakımda Hüseyin Bahattin
şöyle diyor “ 1970’lerde Milli Türkmen topluluğu
kurulunca, Türkmen kimliğini yansıtmağa çalıştı bunun
için ona savaş açtılar ve o topluluğu dağıttılar “ Bu
topluluğun fikir babası büyük şair Salah Nevres olmuştu,
yanında tiyatrocu Enver Mehmet Ramazan, ressam Abbas
Ernay, müzisyenlerden Hüseyin Bahattin ve Celal Vendi.
Bu topluluk büyük sanatçılar çıkartı, örneğin Yaşar
Mustafa Kemal, Yılmaz Erol, Yüksel Şeney ve Fethullah
Altınses.
7-
Bu dönemde büyük söz yazarları çıkmıştı, müziğimize
sözleriyle yeni bir ruh vermiştiler, ister hoyratta
olsun ister türkülerde. Örneğin: Salah Nevres, Mehmet
İzzet Hattat, İzzettin Abdi Beyatlı, Mustafa Kemal
Denden, Ahmet Otrakçı, Sabır Demirci, Cumhur Kerküklü,
Sirvan saçıüzün, Abdulkadir ve İsam Dabbağoğlu.
8-
Bu dönemde Türk sanat müziğin dalında ve ona benzeyerek
Türkmen ûsullü Şarkılar bestelenmişti, örneğin:
Köye Hasret ( Saba Makamı )
Söz : Mehmet İzzet Hattat
Müzik : Talat Sönmez
Okuyan : Talat Sönmez
Nesimi’n Feryadı ( Çargah Makamı )
Söz : Nesimi
Müzik : Mehmet Rauf
Okuyan : İbrahim Rauf
Başlangıçta bunlara ağır ritimli şarkılar diye
ad verildi. Çünkü yeni bir müzik türüydü ama sonra
örnekler çoğaldı ve belirgin
bir hale geldi.
9-
Bu dönemde Kerkük hoyrat usulleri ve türküleri
Türkiye’de Türk sanatçılar tarafından el alındı,
derlendi, Radyo bantlarına kayıt oldu, Televizyon
programlarında okundu, kimi zamanlar kasetlere
dolduruldu ve dileyicinin beğenine sunuldu. Sonunda bu
eserler yarışmalarda ödüller kazandı ve en önemlisi
bütün Türklerin beğenini kazanmazı oldu. Önde gelen
sanatçılardan: Mustafa Geceyatmaz, Neriman Altındağ,
Nezehet Bayram, Saniye Can, Muzzez Türnük, Nuri
Sesigüzel, İzzet Altınmeşe, Mehmet Özbek, İclal
Akkaplan, İbrahim Tatlıses; Silda Bağcan ve Zara…
10-Eskiden
Sanatçılara hor gözle bakılırdı, ama bu dönemde bu bakış
acısı değişildi, sebebi ciddi, vakur, dürüst
sanatçıların çıkması, onların güzel besteler yapmaları,
ister güzel sözlerle, ister ciddi müzikleriyle bütün
milletin saygısını ve beğenisini kazanmıştılar…
11-
1960 önceki devirde bulunduğu hastalıklar, daha nazik
dille eğer söylesek olumsuzluklar bu devirde de devam
etti. Burada maksat Müziği bir bilim olarak öğrenmek,
bizim müziğimizi o çağdaş bilime dayanarak yorumlamak ve
ileri derecede şah eserler yaratmaktır, bu bakımda
İbrahim Rauf şöyle anlatıyor ( Biz yeni eserlerimiz
Bağdat’ta gidip Türkmen Radyosuna bağlı uzman
müzisyenlere verirdik, yeni bestelerimizi değerlendirsin
diye. Birçok defa müzik bilimine uymayan kırık dökük
besteler getirirdik, nitekim bir defasında Arap müzisyen
Talip Karaoğlli beğenmedi benim getirdiği besteyi, müzik
bakımında çok yanlışlıklar var dedi. Bizim Türkmen
Müziğinde sizin gibi okumuş bestekârlar yoktur, ne
yapalım dedim ben ). Azda olsa bizde okumuş müzisyenler
çıktı, ama ilgi görmeyence kimi sustu kimde Arap
müziğine hizmet etmeğe tercih buldu. Bu olumsuzluklar
bizde halen sürüyor maalesef.
Yukarıda saptadığımız dönemin özellikleri yakın geçmişte
yapılan saptamaların bir sonucudur. Bilgi hâlâ
önemlidir, ama bilgiyi yorumlamak daha önemlidir. Bir
zamanlar hâkim olduğu saptamalar bugün değerini yetirmiş
olabilir. Hayli renkli ve zengin olan bu dönemin müziği
yanlış saptamalarla yolunu şaşırmıştı ve
sanatçılarımızın birçoğu gerçek değerleri
bilinememiştir. Asıl sorun şimdi görünen tablonun
üstündeki tozlar, başka deyişle bu tozlar alındığında
tablodaki resmin berraklığı ortaya çıkacaktır. Bu ilginç
benzetme doğrultusunda 1960- 1980 arasında çıkan büyük
ısımlar üzerinde yıllarca biriken tozları alındığında,
ışığı sönmüş ne yıldızlar ortaya çıkar, parlaklığı
gözleri kamaştırır, şimdi yaşadığımız karanlık ortamı
bir güneş gibi belki aydınlatır. İşte tonlarca toz
altında kalan yıldızlar. MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR, yalnız
müzik için yaşayan, bu sanatçıların hayat ve müziklerini
inceldik, bir dem olsa da irdeledik, bu yolda kan
gözyaşı düktük amacımız yeni kuşağı aydınlatmak ve
attığı adımlar onu nereye götürecek diye yol
göstermektir. Başarı olduk mu?
|